TÜRGEV

İbn Sina'yı Kim Yetiştirdi?

İbn Sina'yı Kim Yetiştirdi?

İbn Sina'yı Kim Yetiştirdi?

İbn Sina'yı yetiştiren Buhara'nın ilim muhiti, İslam medeniyetinin bilgi ve hikmet anlayışı ve onun bin yılı aşan ilim mirası üzerine bir düşünce yazısı.

Paylaş:

15-21 Ağustos İbn Sina Haftası, Türk-İslam bilim ve düşünce geleneğinin asırları aşan isimlerinden İbn Sina'yı ve onun temsil ettiği büyük ilim mirasını yeniden düşünmek için önemli bir vesile. Bundan yaklaşık bin yıl önce Buhara yakınlarında, kitapların arasında büyüyen bir çocuğun merakı tıptan felsefeye, mantıktan matematiğe uzanan büyük bir ilim yolculuğuna dönüştü. Yazdığı eserler şehirleri, dilleri ve asırları aşarak insanlığın ortak hafızasında yerini aldı. Bugün İbn Sina'yı hatırlamak, geçmişin büyük bir alimini anmaktan daha fazlasını ifade ediyor. Onu yetiştiren ilim muhitine, bilginin hakikat ve iyilikle kurduğu bağa ve bir medeniyetin geleceğini hangi insanlar üzerine inşa ettiğine yeniden bakmaya çağırıyor bizi.

Bin yıl önce bilgiye ulaşmak uzun bir yolculuktu. Bir kitabın peşinden şehirler aşılır, bir mesele yıllarca bir hocanın yanında tahsil edilir, bir eser mürekkeple satır satır çoğaltılırdı.

Bugün dünyanın en büyük kütüphaneleri bir ekrana sığıyor. Bir zamanlar aylarca sürebilecek araştırmalar birkaç saniye içinde yapılabiliyor. Yapay zeka, insanlığın asırlar boyunca biriktirdiği bilgiyle kurduğumuz ilişkiyi yeniden şekillendiriyor.

Kağıdın yanına ekran, mürekkebin yanına piksel geldi. Bilginin yolu kısaldı, hızı arttı. Fakat insanın önündeki esas soru değişmedi:

Bilmek, insan için ne ifade eder?

Maveraünnehir'de yetişen İbn Sina'nın ilim yolculuğu, bugün bizi yeniden bu sorunun başına getiriyor.

Çünkü onun dünyasında ilim, insan zihninde biriken malumatın ötesinde bir yoldu: İnsanı, tabiatı ve varlığı anlamaya; hakikatin izini sürmeye ve insan için iyi olanı aramaya uzanan bir yol.

Bilginin imkanları çoğaldı, insanın hakikati arama ihtiyacı hiç eksilmedi. İbn Sina'nın ilim mirası bugün bize en çok bunu hatırlatıyor.

İbn Sina kimdir?

İbn Sina, yaklaşık 980 yılında dönemin önemli ilim ve kültür merkezlerinden Buhara yakınlarındaki Efşene'de dünyaya geldi. Batı dünyasında Avicenna, İslam dünyasında ise ilmi ve felsefi otoritesini ifade eden "eş-şeyhü'r-reis" yani alimlerin şeyhi unvanıyla tanındı.

Hayatının ilk yıllarına ilişkin bilgilerimizin önemli bir bölümü, öğrencisi Ebu Ubeyd el-Cuzcani tarafından aktarılan kendi hayat hikayesine dayanıyor.

Bu hikaye, aynı zamanda bir medeniyetin çocuklarını nasıl yetiştirdiğine dair dikkat çekici izler taşıyor.

İbn Sina henüz on yaşındayken Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. İslami ilimler, dil ve edebiyatla tanıştı. Ardından mantık, matematik, tabiat bilimleri ve felsefeye yöneldi. Daha sonra tıpta derinleşti.

Bir çocuğun Kur'an'dan matematiğe, dilden mantığa, fıkıhtan tıbba uzanan öğrenme yolculuğu, onu yetiştiren ilim dünyasının genişliğini de anlatıyor.

Asıl üzerinde durulması gereken belki de budur.

İbn Sina'yı anlamak için onu yetiştiren Buhara'ya da bakmak gerekir. Çünkü medeniyetler büyük isimlerini tesadüfen yetiştirmez.

Bir şehir nasıl alim yetiştirir?

İbn Sina'nın çocukluğunun geçtiği Buhara, yaşadığı dönemde İslam dünyasının önemli kültür ve ilim merkezlerinden biriydi.

Kitabın kıymet gördüğü, farklı ilimlerin okutulduğu, hocaların ve talebelerin bir araya geldiği bir muhit...

İbn Sina'nın hayat hikayesinde kitaplarla, hocalarla ve farklı düşünce alanlarıyla karşılaşmasının izlerini görürüz.

Pek tabii insan kabiliyetli doğabilir; fakat onun neye dönüşeceğini çoğu zaman içinde yetiştiği muhit belirler.

Bir çocuğun önüne hangi kitapların konulduğu, hangi soruları sorabildiği, kimlerle konuştuğu, kimlerin yanında yetiştiği ve yaşadığı toplumun ilme ne kadar kıymet verdiği onun dünyasını şekillendirir.

İbn Sina'nın hikayesi bu yüzden bir dehanın hikayesinden fazlasıdır. İlim insanı yetiştirebilen bir medeniyetin hikayesidir.

Bilgi ne zaman hikmete dönüşür?

Bugün "bilgi", "ilim" ve "hikmet" kelimelerini çoğu zaman birbirinin yerine kullanıyoruz.

Oysa aralarında önemli bir mesafe vardır.

Bilgi çoğalabilir. İnsan çok şey öğrenebilir, çok sayıda kitaba ve kaynağa ulaşabilir. İlim, bilmenin usulünü ve hakikatin peşinde derinleşmeyi gerektirir. Hikmet ise bilinenin anlamını, yerini ve insanı hangi istikamete götürdüğünü düşünmeyi... Ve insana daha büyük bir soru sorar:

Bildiğin şeyin anlamı nedir ve onunla ne yapacaksın?

İbn Sina'nın ilim anlayışında bilmek, insanı hakikate ve iyiliğe götüren bir yoldu. Ona göre nazari ilimlerin gayesi hakikatin, ameli ilimlerin gayesi ise iyinin bilgisine ulaşmaktı.

Hakikat ve iyilik...

Aradan asırlar geçti. Bilgiye ulaşmanın yolları genişledi, imkanları arttı. Fakat insanın hakikati arama ve iyiyi gözetme isteği azalmadı.

Bugün teknoloji bize neleri yapabileceğimizi her geçen gün daha fazla gösteriyor. İnsanın neyi yapması gerektiği sorusu ise hala akla, ahlaka, vicdana ve hikmete ihtiyaç duyuyor.

İnsanı parçalara ayırmadan düşünmek

İbn Sina'yı büyük bir hekim olarak tanımak eksik kalır.

O, insan bedenini araştırırken nefs üzerine de düşündü. Tıpla ilgilenirken mantığı bırakmadı. Matematik çalışırken metafiziği ihmal etmedi. Ahlakı, insanın yetkinleşmesini ve mutluluğunu da aynı düşünce dünyasının meseleleri arasında ele aldı.

İbn Sina'nın dünyasında insan yalnızca bedenden ibaret görülmüyordu. İnsanın bedeni kadar aklı, nefsi, ahlakı, yetkinleşmesi ve mutluluğu da aynı bütün içinde düşünülüyordu. İnsanı anlamak, bütün bunları birbirinden koparmadan görebilmeyi gerektiriyordu.

Bugün insan bedeninin en küçük hücresini görebiliyor, gökyüzünün daha önce ulaşamadığımız derinliklerine bakabiliyoruz. Her alanda daha çok uzmanlaşıyoruz.

Fakat bilgi alanları çoğaldıkça insanı bir bütün olarak görebilmek de zorlaşıyor.

İbn Sina'nın düşünce mirası bizi yeniden o kadim soruyla baş başa bırakıyor:

İnsan hakkında daha çok şey biliyoruz; peki insanı daha iyi anlayabiliyor muyuz?

Bir medeniyetin ilme bakışı en çok burada kendini gösterir. Ürettiği bilgide olduğu kadar, o bilginin içinde insana açtığı yerde.

El-Kanun fi't-Tıb'ın Buhara'dan Avrupa'ya uzanan yolculuğu

İbn Sina'nın en önemli eserlerinden biri El-Kanun fi't-Tıb, yani Tıbbın Kanunu'dur.

Eser, tıp bilgisini sistemli bir bütün içinde ele aldı. Hastalıklardan tedavi yöntemlerine, ilaçlardan sağlığın korunmasına kadar geniş bir alanı kapsadı.

Fakat El-Kanun'un hikayesini medeniyet tarihi açısından daha da kıymetli kılan başka bir yolculuk vardır.

Eser Latinceye çevrildi, Avrupa'nın ilim merkezlerine ulaştı ve yüzyıllar boyunca tıp çalışmalarının önemli başvuru kaynaklarından biri oldu. Buhara yakınlarında yetişen bir alimin kaleme aldığı eser, başka dillere ve başka coğrafyalara geçerek insanlığın ortak birikiminin parçasına dönüştü.

Hiçbir medeniyet ilme boş bir sayfadan başlamaz. Kendisinden öncekilerin bıraktığını okur, tercüme eder, tartışır, eksiltir, çoğaltır. Sonra kendi sözünü söyler ve emaneti kendisinden sonrakilere bırakır.

İslam medeniyeti de kendisine ulaşan ilmi muhafaza etti, üzerinde düşündü, tenkit etti, geliştirdi ve yeni eserlerle çoğalttı. El-Kanun da kendisinden önce biriken ilimle kendisinden sonra gelecek olanlar arasında asırlar süren bir bağ kurdu.

İbn Sina'nın Kitabü'ş-Şifa'sında ilimlerin bütünü

İbn Sina'nın diğer büyük eseri Kitabü'ş-Şifa'dır.

Adındaki "şifa" sebebiyle bir tıp kitabı olduğu düşünülebilir. Oysa Şifa; mantık, tabiat bilimleri, matematik ve metafiziği bir araya getiren büyük bir felsefe ve ilim külliyatıdır.

Aynı eserin sayfalarında böylesine farklı ilimlerin yan yana gelmesinin bir sebebi vardır. İbn Sina'nın dünyasında ilimler birbiriyle iç içeydi; her biri hakikati anlamanın başka bir yolunu açıyordu.

Bir ilimde derinleşmek, bütünü gözden kaybetmeyi gerektirmiyordu. Aksine derinlik, insanı bütünden uzaklaştırmadan hakikate biraz daha yaklaştırıyordu.

Buhara'dan İstanbul'a bin yıllık kavuşma

Bin yıl önce Buhara'da bir gencin önünde açılan kitapların hikayesi bugün İstanbul'da devam ediyor.

İstanbul'daki Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, İbn Sina'nın günümüze ulaşmış eserlerinin dünyadaki en önemli yazma koleksiyonlarından birini muhafaza ediyor.

UNESCO Dünya Belleği kayıtlarında yer alan koleksiyonda İbn Sina'nın eserlerine ait yaklaşık 600 yazma nüsha bulunuyor. Bunların arasında 263 farklı eser başlığı yer alıyor. Bazı nüshaların tarihi 11'inci yüzyıla kadar uzanıyor.

Bir zamanlar mürekkebe batırılan kalemlerle satır satır çoğaltılan eserler...

Bir hocanın elinden talebesine, bir şehirden diğerine, bir asırdan ötekine taşınan bilgi...

Bugün Süleymaniye'nin raflarında yaşayan bin yıllık bir hafıza. Aynı eserler artık ekranların ışığında saniyeler içinde yeniden okunuyor.

Bilgiye ulaşmanın araçları başkalaştı. İnsanın önündeki soru ise yerinde durdu:

Bunca bilgiyle ne yapacağız?

Geçmişin büyük isimleriyle övünmek yeter mi?

İbn Sina'yı anmak kolaydır.

Adını okullara, hastanelere ve kütüphanelere vermek de kıymetlidir.

Fakat bir medeniyetin kendi büyük isimleriyle kuracağı ilişki bundan daha derin olmalıdır.

Asıl mesele, İbn Sina'nın hangi tarihte doğduğunu ezberlemekten önce, nasıl bir dünyanın İbn Sina yetiştirebildiğini anlamaktır: hangi aile, hangi hoca, hangi kitap, hangi şehir, hangi ilim anlayışı ve hangi merak, onu bugün bildiğimiz İbn Sina'ya dönüştürdü.

Geçmişin büyük isimlerini yalnızca gurur vesilesi haline getirirsek onların mirasını tarihte bırakırız.

Medeniyet hafızası, geçmişten devralınanı kendi çağının sözüne dönüştürebilmektir.

Bugünün asıl meselesi, yeni bir İbn Sina'yı taklit etmekten çok, kendi zamanının sorularıyla yüzleşebilecek, köklerini bilen ve ufku dünyaya açık yeni zihinlerin yetişebileceği muhitleri kurabilmektir.

TÜRGEV'in otuz yıllık insan yetiştirme anlayışı

TÜRGEV olarak otuz yıldır kurmaya çalıştığımız da tam olarak böyle bir muhittir. Genç kızlarımızın eğitim yolculuklarına eşlik ederken meselenin yalnızca onlara bilgi ve imkan ulaştırmaktan ibaret olmadığını biliyoruz.

Bir genç kızın hangi muhitte yetiştiği, kimlerle yol yürüdüğü, hangi kitaplarla tanıştığı, hangi soruları sormaya cesaret ettiği ve kendisine hangi ufkun açıldığı da eğitimin parçasıdır.

Bu nedenle genç kızlarımızın kendi medeniyet birikimlerini tanımalarını, dünyayı anlamalarını, çağın bilgi ve becerileriyle donanmalarını ve kendi sözlerini söyleyebilecek bir fikri özgüven kazanmalarını önemsiyoruz.

Bugünün gençleri İbn Sina'nın dünyasından çok farklı bir çağda yetişiyor.

Yapay zeka insan ile bilgi arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor. Biyoteknoloji hayatın sınırlarını tartışmaya açıyor. Dijital dünya mesafeleri ortadan kaldırırken insanın yalnızlık, aidiyet ve anlam arayışını yeniden gündeme getiriyor.

Bu çağın gençlerine daha fazla bilgi vermek yetmeyecek.

Bilginin yanında istikamet, kabiliyetin yanında mesuliyet, başarının yanında ahlak, dünyanın bilgisinin yanında kendi medeniyetine dair bir hafıza da gerekecek.

İbn Sina'nın farklı ilimlerin kapısını aynı merakla çalabilmesi de bize bunu hatırlatıyor. Kendi dünyasını bilen, dünyayı merak eden ve kendi sözünü söyleyebilen bir zihin.

Bir medeniyetin asıl emaneti

İbn Sina 1037 yılında Hemedan'da vefat etti.

Aradan geçen asırlar boyunca devletler değişti. Şehirler değişti. Bilimin sınırları genişledi. İnsanlığın bilgiye ulaşma biçimi bütünüyle dönüştü.

Fakat Buhara yakınlarında kitapların arasında büyüyen o çocuğun peşinden gittiği sorular eskimedi.

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Hakikat nedir?

İyi nedir?

İnsan bildiğiyle ne yapmalıdır?

Bugün Süleymaniye'nin raflarında İbn Sina'nın eserlerini muhafaza ediyoruz. Bu, büyük bir medeniyet emanetidir.

Fakat bir medeniyetin mirasını korumak, geçmişten kalan eserleri muhafaza etmenin ötesinde bir mesuliyet taşır. O eserleri okuyacak, anlayacak, tartışacak ve kendi çağının sorularına kendi sözünü söyleyebilecek yeni zihinlerin yetişeceği muhitleri de kurabilmek gerekir.

Belki İbn Sina'nın bize bıraktığı en kıymetli soru budur:

Biz, bugünün çocuklarına nasıl bir ilim muhiti bırakacağız?

Bu sorunun cevabı eğitim kurumlarının, ailelerin, hocaların, şehirlerin ve bir gelecek tasavvuru taşıyan herkesin mesuliyetidir.

Çünkü medeniyet bir nesilden diğerine yalnızca eserlerle aktarılmaz.

İnsanla aktarılır.

İbn Sina Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

İbn Sina nerede doğdu?
İbn Sina, dönemin önemli ilim ve kültür merkezlerinden Buhara yakınlarındaki Efşene'de doğdu. Bölge günümüzde Özbekistan sınırları içinde yer alıyor.

İbn Sina Türk mü?
İbn Sina'nın yaşadığı 10. ve 11. yüzyılları bugünkü milliyet kavramlarıyla tanımlamak tarihi açıdan ihtiyat gerektirir. Maveraünnehir'in büyük ilim havzasında yetişmiş, eserlerinin büyük bölümünü dönemin İslam dünyasının başlıca ilim dillerinden Arapça kaleme almıştır. Türk-İslam bilim ve düşünce geleneğinin ve daha geniş anlamıyla İslam medeniyetinin ortak ilim mirasının başlıca isimleri arasında yer alıyor.

Kitabü'ş-Şifa bir tıp kitabı mıdır?
Adında "şifa" kelimesi bulunsa da Kitabü'ş-Şifa, mantık, tabiat bilimleri, matematik ve metafiziği kapsayan geniş bir felsefe ve bilim külliyatıdır.

İbn Sina'nın eserleri İstanbul'da bulunuyor mu?
Evet. İstanbul'daki Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, İbn Sina'nın eserlerinin dünyadaki en önemli yazma koleksiyonlarından birini muhafaza ediyor. UNESCO Dünya Belleği kayıtlarında yer alan koleksiyonda yaklaşık 600 yazma nüsha ve 263 farklı eser başlığı bulunuyor. Bazı nüshaların tarihi 11. yüzyıla kadar uzanıyor.

İbn Sina neden bugün hala önemlidir?
İbn Sina'yı bugün önemli kılan, yalnızca tıp ve felsefedeki çalışmaları değil, insanı, bilgiyi ve varlığı birlikte düşünen bütünlüklü yaklaşımıdır. Bilginin hızla çoğaldığı ve yapay zekanın bilgiyle ilişkimizi değiştirdiği günümüzde, bilginin amacı ve insanın bildiği karşısındaki sorumluluğu üzerine bıraktığı sorular yeniden anlam kazanıyor.

İbn Sina'nın gençlere bıraktığı en önemli miras nedir?
İbn Sina'nın hayatı, merak etmeyi ve öğrenmede derinleşmeyi hatırlatır. Bilgiyi insanın iyiliğine yöneltmenin de bir o kadar kıymetli olduğunu gösterir. Onun hayatından bugüne ulaşan en önemli derslerden biri, kabiliyet kadar o kabiliyeti besleyecek bir ilim muhitinin önemidir.